Benim Bedenim, Benim Kararım 0

11, Aralık 2013

Cansen Delibalta


 

Benim Bedenim, Benim Kararım/cansen delibalta           Yaşamın döngüsel yapısında en önemli olaylardan birisi olarak kabul edilen doğum kadına ve onun doğurganlığına göre farklı zamanlarda farklı toplumlarda farklı anlamlar yüklenerek şekillendirilmeye çalışılmıştır. İnsanlık Tarihi’nde, kadının doğurganlığı toplumda kutsal kabul edilerek onun bu yeteneği  “Tanrıça” imajıyla pekiştirilmiştir; çünkü kadının doğurabilme yeteneği yaşamın devamlılığı ve mucizevi bir olay olarak algılanmış; böylece kadının varlığı ne sosyolojik ne de politik bir imaj içerisine hapsedilmiştir. Özellikle Antik Yunan’dan, Mezopotamya’ya ve hatta Arap Mitolojilerine kadar kadının “Tanrıça”  olarak görülmesiyle tarihte kadının yeri de ibadet imajıyla şekillenmiş olur. Anadolu kökenli bir Tanrıça olan Kibele sadece Anadolu’da değil; Yunan Mitolojisinde Rheia, Roma Mitolojisinde Artemis ve Mısır Mitolojisinde de İsis olarak geçer.  Farklı medeniyetlerde karşımıza çıkan bu Tanrıçalar hemen hemen aynı özellikler verilerek tapınma objesi olarak görülmüşlerdir. Kadının doğurganlığının o dönemlerde bereket ve yaşamın devamlılığı olarak görülmesi “Tanrıça” figürünün oluşmasından en büyük itici güç iken; bu özellik zamanla nüfus, toplum ve üretkenlik gibi sıfatlara sıkıştırılmıştır; üstelik bunu yapan da devlet ve toplumun babaerkil yapısıdır. Devletin ve erkek egemen toplumun elinde şekillenen doğurganlık meselesi kadının doğurma hakkının yanında doğurmama hakkını da getirmiştir. İşte bu noktada kürtaj ve doğum kontrol gibi kavramlar kadınlar için istek dışı doğumları engelleyen unsurlar olmuştur; fakat kadınlar için doğurganlığı kürtaj ya da doğum kontrol yöntemleriyle şekillendirmek tarih içerisinde kolaylıkla kazanılmış bir hak olmamıştır. Bu makalenin amacı, Amerika ve Türkiye’de kürtaj hakkının nasıl elde edildiği ve her iki ülke arasında kürtaj hakkının nasıl bir tarihsel gelişim süreci içerisinde ele alındığını değerlendirmek üzere yazılmıştır.

Toplum ve devletin temel yapı taşlarından birisi de nüfustur ve her toplumun nüfus özellikleri ve dağılımı ekonomik ya da politik nedenlerden ötürü farklılık göstermektedir. Yıllar süren savaşlar, devlet politikaları ve toplum, kadını birer kuluçka makinesi gibi göstermiştir. Cumhuriyet Tarihinde Ulu Önder Atatürk de Pronatalist yani doğum yanlısı bir politika izlemiştir; çünkü Osmanlı Döneminde savaşlar ve ekonomik yetersizlikler neticesiyle kırılan nüfusun Cumhuriyet dönemiyle toparlanması gerekirdi. Fakat unutulmaması gereken bir mevzu da şudur ki nicelikten ziyade nitelikli bir nüfusa sahip bir toplum olmak devletlerin ve toplumun gelecekleri açısından daha faydalı olmuştur.

Daha yakın bir tarihe gidersek Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bundan birkaç yıl öncesine kadar Kürtaj yasasına yeni düzenlemeler getirmeye çalışması ve kadının kendi iradesi dışında devletin ve üstelik aile dışından bir erkeğin sabit fikriyle 3-5 çocukla kuluçka makinesine dönüştürülmesine şahit de olduk. Bu durum şunu göstermektedir ki Türkiye’de kadının kürtaj hakkı sınırlandırılarak kadın kör ve dilsizleştirilmeye çalışılmıştır. Amerika’daki kürtaj hakkıyla Türkiye’deki arasında aslında pek bir fark da görülmemektedir; çünkü muhafazakâr bir yapıya sahip olan Amerika’nın eski başkanı G. W. Bush için de kendi döneminde kürtaj yasası sınırlandırılmaya hatta bazı eyaletlerde kaldırılmaya bile çalışılmıştı.

Tıpkı Türkiye gibi Amerika da Pronatilist (Doğum Yanlısı) ve Antinatilist (Doğurganlığı kısıtlayan) olarak ikiye ayrılmıştı; çünkü toplumun belli kesimleri kadının doğum hakkını dini değerlerle de sınırlandırmaktadır. Tüm bu dini ve devlet kısıtlamalarına rağmen “merdiven altı” dediğimiz illegal kürtaj merkezlerinin olmasıyla Türkiye’de ve Amerika’da birçok kadın ya sakat kalmış ya da ölüme terk edilmişlerdir.

Amerikan Doğum Kontrolü Birliğinin kurucusu olan Margaret Sanger için 1900lü yılların başında New York’un fakir bir bölgesinde hemşirelik yapmak hiç de kolay değildi; çünkü kadınların çoğu eğitimsiz ve ekonomik açıdan çok yetersizlerdi ve dahası kadınların yüksek oranda olan doğurganlıkları çocuk ve anne ölümlerini beraberinde getirmekteydi. Bu durumu kendi çabalarıyla, kadınları bilinçlendirme noktasıyla çözmeye çalışan Margaret doğum kontrol yöntemlerini yaygınlaştırmaya çalışmış ve yasaların kadının doğurmama hakkını elinden almasına karşı da bir mücadeleye girişmiştir. 1914 yılında doğum kontrolü, anne çocuk sağlığı üzerine dergi ve broşür çıkartan Margaret Amerika’nın ilk doğum kontrol kliniğini de açarak devlet nezdinde kamu huzuruna bozmak gibi “suçlardan” hüküm giyer ve 30 gün ıslahevinde kalır. Margert’in çıkarmış olduğu dergi ve broşürler 1873 tarihli Comstock Yasa nedeniyle müstehcen bulunur; fakat federal mahkemenin bu yasayı tekrardan gözden geçirmesiyle, yasa “Hekimlerin yaşamı kurtarmak ve hastaların sağlığını korumak amacıyla” doğum kontrolünü serbest bıraktırır. Böylece Sanger 1921 yılında Amerikan Doğum Kontrol Birliğini kurar. Margaret Sanger’in mücadelesi bir başlangıç noktası olmuştur; çünkü Amerikalı kadınlar ancak 1965 yılında kanunen doğum kontrol hakkını kullanabilmiştir. Kürtaj ise ancak 1973 yılında görülen “Roe v Wade” davasıyla serbest bir hal alır. 21 yaşında hamile kalan Jane Roe evlilik dışı bir çocuk dünyaya getirmek istemez ve eyalet yasalarına göre kadın tecavüz ve sağlık sorunları gibi nedenlerle kürtaj olabilme hakkına sahiptir. Bunun üzerine Jane polise tecavüze uğradığı yalanını söyler fakat tecavüz bulgusuna rastlanmayınca Jane çocuğunu doğurmak zorunda kalır ve evlatlık verir bu arada kürtaj hakkı için açmış olduğu dava ise 3 yıl sürer ve mücadelesinin ardından ülke genelinde kürtaj hakkı, bir nebze de olsa kadının eline bırakılmasına olanak sağlar. Mahkeme, kürtajı “anne ve doktor arasında mahrem bir konu” olarak görür.

39 yıl önce verilmiş bir mücadeleyi muhafazakâr Amerikalılar “Life of March” yani “Yaşama Yürümek” adıyla protesto eder. Bugün hâlâ Amerikalıları ikiye bölen kürtaj meselesinde Cumhuriyetçi ve Demokratların seçim zamanında bile oy için kullandıkları bir malzemedir kürtaj. Üstelik bazı eyaletlerde kürtaj işlemleri de farklılık arz etmektedir; mesela anne adayının kürtaj başvurusunda bulunmasının ardından en az 24 saatlik yasal bir beklemeye maruz kalması gerekmektedir; böylece annenin fikrinde bir değişikliğin garantörlüğüne yine devlet soyunmaktadır.

Türkiye’de ise durum biraz daha farklılık göstermiştir; ülkemizde yine bir kadın hareketinin varlığıyla değil erkeklerin vermiş oldukları yasayla Türk kadını kürtaj hakkını 1983 yılında elde etmiştir; dahası bu yasa evli bir kadının kürtaj hakkını bile kocasından alacağı izine göre kısıtlamıştır. Bu durumun süre gelmesinde tabii ki Türk aile ve toplum yapısında var olan “namus” kavramı ve toplumun kürtaja bakış açısı etkili olmuştur. Netice itibariyle Jane Roe gibi bir Türk kadının 39 yıl önce evlilik dışı hamileliğini sonlandırmak istemesi ve bunun sonucunda devlete dava açmasını beklememiz çok da mantık çerçevesinde olmaz; fakat şu da görmezden gelinmemelidir ki kadının kıyafeti, aile ve toplum içerisindeki yerini ve hatta çocuk sayısını belirleyecek olan kriterleri devletin ve erkeğin vermiş olması da 21. Yüzyılda Türkiye’de tartışmak ülkenin geleceği ve kadının gelişmişliğine pek bir fayda sağlamaz. Günümüzde gelişmemiş ve Üçüncü Dünya ülkesi olarak görülen Eritre, Çad, Sudan, Etiyopya, Mali, Kamboçya, Kolombiya ve El Salvador gibi ülkelerin ancak kürtaj sorunu olabilir; çünkü Türkiye’nin kürtajdan ziyade kadının istihdamda var olabilmesi, eğitim ve sağlık hizmetleri gibi daha mühim sorunları vardır. Uluslararası yardım örgütü olan Save Children kuruluşunun raporuna göre dünyada anne olmanın en güç olduğu ülkelerin başında Demokratik Kongo Cumhuriyeti gelmekte ve dahası anne ve çocuk için yaşanabilirlik listesinde Türkiye altmışıncı sırada yer alırken en iyi yaşanabilirlik Finlandiya, İsveç ve Norveç olarak görülmektedir.

Tüm bunların yanı sıra kürtajı mecbur kılan tecavüz vakaları da kadını içinden çıkılmaz bir ikileme sıkıştırmaktadır. Sadece geçmiş zamanlardan değil çok yakın zamanda yaşanmış tecavüz ve kürtaj sözcüklerinin yan yana geldiği gazete manşetlerine en güzel örneklerden biri 1991-1995 yıllarında yapılmış Hırvat ve Boşnak savaşıdır. Binlerce Boşnak kadının Sırp ve Hırvatlar tarafından tecavüze uğrayarak hamile kalmaları sonucunda yaşanmış ve sancısı rahimden ziyade ruhlarda derinden hissedilen acılarla dünyaya gelen ya da doğar doğmaz farklı kaderlere terk edilen tecavüz çocuklarının hikâyelerini barındırır Boşnak kadınları. 2010 yapımı yönetmenliğini Cem Akyoldaş’ın yaptığı “Bekle Beni” filmi tecavüz sonucu doğan bir çocuğun babasını bulup öldürme hikâyesini işler. Yine 2010 yılına ait yönetmeni Denis Villeneuve olan “içimdeki Yangın” filmi de esir kampında tecavüze uğrayan bir kadının hikâyesini anlatır. 2007 yapımı Cannes Film Festivalinden de ödülle dönen “4 Ay 3 hafta 2 Gün”  filmi de Komünist Romanya’da yasaklanmış olan bir kürtaj ve kadının durumu gözler önüne serer.

Film listesi uzatılabilir fakat Bosna gerçeği kadar ülkemizde 2012 yılında gerçekleşmiş vahim bir olay da Isparta’nın Yalvaç ilçesine bağlı bir köyde meydana gelmiştir. Akrabası tarafından tecavüze uğrayan 26 yaşındaki Nevin Y. tecavüzcüsünü silahla yaralayıp başını keserek köy meydanına bırakır; üstelik Nevin Y. tecavüz sonucu 3,5 aylık da hamiledir. Bu süreçte Nevin Y. kürtaj olmak ister; fakat dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ olaya “Devlet bakar” zihniyetiyle yaklaştığı için tecavüze uğrayan kadının doğurmama isteği bir kez daha görmezden gelinir. Tecavüz sonucu doğacak olan çocuğun da devlet kontrolünde veya evlatlık verilmesi de çocuk açısından da sorunun çözüldüğü manasını vermez.

Günümüzde kürtaj tartışmalarının boyutunu belirleyen dini, politik, ekonomik ve sosyolojik farklı noktalar vardır. Devletlerin kadının doğurmama hakkını göz ardı etmesiyle kadınlar sağlıksız ve işin ehli olmayan kişilerce kürtaj olmaktadır ki bu durum da kadın ölüm oranlarındaki artışa devletin kürtaj konusundaki tavırları da itici bir güç oluşturmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü’nün raporunda sıkı kürtaj uygulamalarına sahip İran, Meksika, Brezilya, Suriye ve Endonezya gibi ülkelerde yapılan kürtaj oranının gelişmiş ülkelere göre fazla olduğu belirtilmiştir. Gelişmiş ülkelerde 1995 yılında yapılan araştırma sonucunda yüzde36 seviyesinden olan kürtaj oranı 2008 yılında yüzde 26’ya düşmüştür. Sonuç itibariyle kürtaj yasağı devlet tarafından alınmış olsa da bu yasağı delen kılıflar da ortaya çıkmıştır ama bu durumdan zararlı çıkan yine kadınlar olmuştur. Kürtaj oranını ve kürtaja bağlı olan ölüm oranını da belirleyen noktaların çıkış noktası toplumun ve en önemlisi kadının eğitim ve sağlık hizmetlerini en iyi noktaya çıkarmaktan geçmektedir. Nüfus bakımından çoğalma “mantığıyla” niteliksiz bir nüfusa sahip olmak kadını ancak kuluçka makinesine çevirir. Kadına hak ettiği eğitim ve sağlık hizmetlerini götürmek toplum ve devlet açısından daha makul bir yoldur; böylece eğitimli ve sağlıklı her bir kadınla toplumun çekirdeğini oluşturan aile ve kadın geleceğe taşınmış olur. Kadınlarımız Antik Yunandaki gibi “Tanrıça” olarak görülmekten ziyade, sadece kürtaj ve diğer birçok konuda isteklerinin dikkate alınmasını istiyorlar. Gelişmenin en temel şartı da kadınların isteklerine kulak vermekten geçer.

Cansen Delibalta

Benim Bedenim, Benim Kararım/cansen delibalta

0 Yorumlar

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Name*

Website

Comment

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>