Doğan Avcıoğlu ve Kökleri Tarihte Devrimci Teori 0

25, Aralık 2013

Mehmet Ulusoy


Doğan Avcıoğlu ve Kökleri Tarihte Devrimci Teori/mehmet ulusoy Doğan Avcıoğlu ve kökleri tarihte devrimci teori

Mehmet Ulusoy

Küresel Karşıdevrimin tarih bilimine açtığı savaş

Küresel Karşıdevrimin yarattığı en büyük tahribat, tarih bilincinin yok edilmesidir. “Toplum bilimlerinin tacı”, bütün bilimlerin gelişme yatağı tarih, bugünün ve geleceğin aydınlatılması temel amacından kopartılıp adeta bir fanteziye, bir şarlatanlık ve laf ebeliği malzemesine dönüştürüldü. Küreselleşme ve Yeni Ortaçağ teorisyenlerinin en yaman tezgahlarından, ideolojik operasyonlarından biridir bu.

Böylece tarih, emperyalizm ve gericiliğin, bilim düşmanlığının bilinç kirletme ve yalan üretmede keyfince yağmaladığı rastgele bilgiler yığını bir depo olarak görülmekte, gösterilmek istenmektedir.

Tahsilli cehaletin ve laf cambazlığının/şarlatanlığın yüceltildiği bu yeni ortaçağ kültürü; bu küreselci hurafe, eğitilmiş yobazlık nasıl yaratıldı ve egemen hale geldi? Kuşkusuz, neoliberal Küreselleşme programının ilk hedefini oluşturan ulusal devletleri yok etme stratejisi gereği ulusal tarihlerin “gayrimeşru”, “ırkçı-soykırımcı”, “uydurma” ilan edilmesiyle başladı süreç. Bu, aynı zamanda, aydınlanma akılcılığının ve çağdaş evrensel tarihin ve tarih anlayışının da tersyüz edilmesi, hatta inkar edilmesiydi. Küresel karşıdevrimin ideolojik ve kültürel teorisi postmodernizmin, akılcılığı ve bilimselliği reddederken, bilimsel düşüncenin temel mantığı olan nesnellik ve nedensellik ilkesini, yani tarihselliği, tarihin ileri doğru akışını da reddeden tezleri, bu küresel projenin ideolojik-felsefi temelini oluşturuyordu.

Türkiye’de ise, bilim ve tarih dışılık, bu neoliberal-postmodern teorilerle tanışmadan önce nesnel olarak oluşmuştu. Özellikle 1970’lerden sonra Türk solunda maceracı-anarşizan eğilimlerle birlikte gelişen ve genel olarak tarihe karşı ilgisizlik, dolayısıyla kendi ulusal tarihimizden kopma ve ona karşı önyargılı yaklaşımlar, bu tarih dışılığın düşünsel ve kültürel zeminini oluşturuyordu. Ne var ki aynı anlayış, ulusal tarih ve kültüre sırt çevrilirken Avrupa, Rus tarihlerini öğrenmeye önem veriyordu. Tarihsel nedensellikten kopan bu anlayış, 1990’larda neoliberalizm ve postmodernizmin sistemleşmiş teorilerinin etkisiyle birleşince daha da pekişti.

Batı merkezci neoliberal tarihçiliğe Türk aydınındaki bu özenti, genlerimizde güçlü bir şekilde var olan ve henüz temizlenmemiş Tanzimatçılığın yeniden canlanmasıydı. Solun bir kısmının neoliberalizm ve postmodernizmin etki alanında liberal sol ve neosol olarak yakın tarihte geçirdiği dönüşüm sonucu, artık, ne Türkiye sosyalizm tarihinin, ne 200 yıllık çağdaşlaşma ve Türk Devrimi tarihinin ve hele hele ulusal tarihin, Türklerin tarihinin hiçbir önemi kalmadı! Aydınlanma düşmanlığının temel düşünsel kaynağı Nietzsche’nin “Tarih ve gelecek yoktur, yaşanan an her şeydir” sözü ya da liberalizmin büyük ideologlarından Karl Popper’in tarihselliği ve nedenselliği otoriterlik ve totaliterlik olarak gören ve reddeden yaklaşımı tarih yıkıcılığının yol gösterici ilkeleri haline geldi. Liberal sol çevrelerin bu yeni dönemde; teorilerinin temeline tarih bilimini, Diyalektik ve Tarihsel Materyalizmi koyan Marks, Engels ve Lenin’i, oturttukları baş köşeden kovarak, yerine Nietzsche’yi, Popper’i, Foucault’u yerleştirmeleri bu açıdan öğreticidir.

1960’ların devrimci yükselişindeki seçkin yeri

Türk solu, 1970’ler ve 80’lerde, ulusal değerlerden, ulusal kültür ve tarihten kopup uzaklaşırken ve tarih konusunda derin bir cehalet içine yuvarlanıp kırk dokuz parçaya bölünürken… Bir aydın vardır, görünüşte köşesine çekilmiş, sessiz, ama gerçekte Türk Devriminin ve Türklerin büyük tarihini yazmaya gömülmüş, derin, hummalı bir çalışma içindedir; ve zamanla dört nala yarışmaktadır… Çünkü o, Türk Devriminin ve Türk aydınının nerede tıkandığını, neyin araştırılıp ortaya çıkarılması ve bilinçlere kazınması gerektiğini çok iyi biliyordu. Evet, bu olağanüstü birikimli, çok yönlü, çalışkan ve üretken büyük devrimci, Doğan Avcıoğlu’ydu. Avcıoğlu, 12 Mart darbesinden 1983’te ölümüne kadarki 12 yıllık ömründe; 1974-75’te 3 ciltlik Milli Kurtuluş Tarihi (1839-1995) ve 1978-1982’de 6 ciltlik Türklerin Tarihi’ni yazarak Türkiye devrim tarihine yeri doldurulmaz eserlerle büyük katkılar yaptı.* Sanki bugünleri görmüştü; bütün enerjisini, iradesini, yakalandığı kansere rağmen, bu tarihsel görevini tamamlamaya yoğunlaştırmıştı.

*Türklerin Tarihi’ni bugüne kadar 5 cilt olarak biliyorduk; 6. Cildinin de bulunduğunu sevinerek öğrendik, yayımlanmasını dört gözle bekliyoruz.

27 Mayıs Kurucu Meclis’inde yer alan, 1962-67’de Türkiye’nin en büyük aydınlanma atılımı Yön dergisi ve Yön Hareketine önderlik eden, yöneten Avcıoğlu, 1968’de yayımladığı Türkiye’nin Düzeni kitabıyla 68 Hareketinin ateşleyicisidir. Sosyalist Kültür Derneği’nin kurucularındandır. 1960’lara damgasını vuran teorik ve pratik çalışmaları, Avcıoğlu’nun seçkin devrimci kişiliğinin somut göstergesidir. Bu çalışmaların tarihsel önemi, özellikle bugünden bakıldığında çok daha iyi anlaşılmaktadır. Gerek Yön Hareketindeki önder rolüyle, gerekse Türkiye’nin Düzeni kitabı ve Devrim dergisindeki yazılarıyla Kemalizm ve Sosyalizm arasında Milli Demokratik Devrim temelinde kurduğu köprü, kopmaz bütünlük, günümüzün devrimci strateji ve programına da yol gösterir niteliktedir. Özellikle, Yön Bildirisi ve Yön dergisi ile, sosyalist, halkçı ve milliyetçi Türkiye’nin bütün ilerici potansiyelini temsil eden aydınları ortak bir dergi çevresinde ve düşünsel eksende birleştirmesi, bugünkü ulusal devrimci birliğin Türkiye’ye özgülüğünün modelini oluşturmuştur. Avcıoğlu’nun, Kemalizm ve Sosyalizm ilişkisini en iyi ve kapsamlı ortaya koyan Milli Kurtuluş Tarihi kitabının, özellikle Türkiye’nin ulusal yıkım ve sömürgeleşme tehdidiyle yüzyüze geldiği son 15 yıldır, yurtsever, ulusalcı aydınların temel başvuru kaynaklarından biri haline gelmesi bir tesadüf değildir.

Avcıoğlu’nun “Kemalist sosyalizm” projesi ve MDD

Türk Devrimini, Kemalizmi sosyalizme bağlayan bu süreklilik ve bütünlük, 1960’lar Türkiye devrimci hareketinin bütün öncü kadrolarının büyük ölçüde benimsediği bir gerçeklikti. Bu, aynı zamanda antiemperyalizm ve çağdaşlaşma olarak algılanan Türk milliyetçiliği ile sosyalizm arasındaki kopmaz bağı da açıklıyordu. Avcıoğlu’nun buradaki, onu herkesten bir adım öne çıkaran seçkin yeri, sosyalizmi Türkiye’nin özgünlüğüne dayandırmadaki bilinçli ve kararlı tavrı, dahası Türkiye toplumunu ve tarihini bizzat araştırmaya yönelerek pratikte de kanıtlamış olmasıdır.

Avcıoğlu’nun devrim projesini “Kemalist sosyalizm” olarak tanımlaması; Türkiye’nin milli Demokratik Devrimi olan Kemalist Devrimi tamamlayarak “arasız” sosyalizme ilerlemenin en özgün ifadesiydi. Bu tanımlamanın kökleri, 1910’lardaki Selanik İşçi Federasyonu’na bağlı –İttihat ve Terakki’nin desteklediği-  Rasim Haşmet, Ali Canip (Yöntem), Kazım Nami (Duru), Ömer Seyfettin, Aka Gündüz, Zekeriya Sertel’lerin temsil ettiği Türkçü-halkçı sosyalistlere kadar dayanır. Daha yakın tarihteki doğrudan devamlılık ilişkisi ise, Yön Hareketi’nin, Şevket Süreyya Aydemir’lerin 1930’larda çıkardığı sosyalist Kadro dergisi ve Kadro Hareketi ile olan benzerliğidir. Özetle Avcıoğlu’nun düşünceleri ve eserleri; Türkiye’nin, kendine has, ulusal ve toplumsal dinamiklerine dayanarak ancak başarılabilecek bir sosyalizm modeli için temel bir başvuru kaynağı olduğu kesindir.

12 Mart kırılması ve solun Kemalist Devrim mirasından kopması

12 Mart’a giden süreçte; haklı olarak, 27 Mayıs’ın devrimci enerjisinin “Filipin tipi demokrasi”ye, yani göstermelik demokrasiye feda edildiğine inanan Avcıoğlu, yarım kalan 27 Mayıs Devrimi’nin “asker-sivil aydın zümre”ye dayanarak daha köklü bir atılımla tamamlanmasını hedefliyordu. Ne var ki, Jön Türk geleneğinin, aydına, gençliğe ve askere dayanan devrim modelinin 27 Mayıs’la birlikte sona erdiğini “Son Jön Türk” Doğan Avcıoğlu göremedi. Çünkü kapitalizm ve kapitalist piyasa ekonomisinin gelişmesiyle birlikte, işçi sınıfı ve diğer toplumsal sınıflar eylemleriyle birlikte tarih sahnesine siyasi bir özne olarak çıkmaya başlamıştı. 1968’lerde yükselen köylü hareketleri, öğretmen ve memurların kitlesel eylemleri, 15-16 Haziran işçi direnişi bunun somut ve en çarpıcı kanıtlarıydı. 12 Mart yenilgisi ile birlikte asker ve sivil aydın kesime dayanan devrim modeli sona eriyordu. 12 Mart deneyimi, Doğan Avcıoğlu’nun da Kemalist ve sosyalist devrimci çevreler üzerindeki siyasi etkisini bir dönem için bitirdi; ve bu dönem 1971’lerden 2000’lere kadar sürdü.

Avcıoğlu’nun siyasi olarak gözden düştüğü 12 Mart süreci, ya da 12 Mart kırılması, aynı zamanda Kemalizm ile sosyalizm arasında köprülerin yıkılması süreciydi. Bu kırılmayla birlikte, solun geniş bir kesimi Kemalist Devrim mirasından ve ulusal tarihten kopmaya başladı. 1970 ve 80’lerin tablosuna bakıldığında denebilir ki, gerçekte “gözden düşen” Avcıoğlu değildir, Kemalizm-sosyalizm birlikteliği ve sürekliliğidir, ulusal devrim mirasıdır; geçmiş devrimci mirasa sahip çıkma temel devrimci ilkesinin terk edilmesidir. Yani sorun, solun savrulduğu; tarihine sırt çeviren, Kemalist Devrim mirasını küçümseyen yanlış ideolojik ve siyasi hattır.

Derin tarih bilincinden çıkan dahice öngörüler

30-40 yıl sonra bugün daha yüksek bir bilinçle geçmişe baktığımızda ise, siyasi yenilginin Avcıoğlu olağanüstü entelektüel enerjisini hiç düşürmediğini aksine daha da yükselttiğini görüyoruz. Çünkü, 30 yıl sonraki bugünü öngörebilen Avcıoğlu, strateji ve program olarak haklı olduğuna kuşkusuz inanmaktadır; ancak sorun dayandığı toplumsal sınıflar, yöntemler ve taktiklerdedir. Bu taktik hatalarının da, öyle anlaşılıyor ki daha sonra görmüştür. Bu ruh hali ile 1960’lardaki en temel tartışma konularını araştırıp aydınlatmaya yoğunlaşır; ve büyük ölçüde de başarılı olmuştur.

Sosyalist ve Kemalist sol ise, onu 30 yıl geriden izlemektedir. Avcıoğlu Türkiye’nin tarihi ile önümüzdeki devrim süreci arasında öylesine güçlü bir bağ kurar ki, Milli Kurtuluş Tarihi başlığının altına “1838’den 1995’e” diye yazar. Kendisi 1983’te ölen bir insan bunu niye yapsın? Çünkü, Türkiye’nin yarı sömürgeleşme sürecini ve hangi dinamiklerle bundan nasıl kurtulunabileceğini çok iyi bilmektedir; öngörülerinde de o kadar emindir. Kitabın önsözünde belirtiyor: “[İnönü] 1963’te imzaladığı Ankara Antlaşması’nda Lozan’da mücadeleyle elde edilen haklardan vazgeçmiş, Avrupa ekonomik Topluluğu içinde serbest ticareti kabul etmiştir. 1995’lerde Türkiye, Avrupa’nın Ortak Pazar’ı olacaktır.”(1) I. Cildin önsözünde 1974’te yazdığı şu dahice öngörüyü neye borçluyuz; elbette derin tarih bilgisine ve tarih bilincine:

1 Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, İstanbul Matbaası, İstanbul 1974, s. XII.

“Türk işçileri Avrupa yolunu tutarken, yakın bir gelecekte Avrupalı işadamları ve levantenler yeniden kıyı şehirlerimizi dolduracaklar. Tanzimatçı Ali Paşa’nın projesi, günümüzün koşullarında gerçekleşebilecektir. Avrupalının ikinci sınıf saydığı sanayi ile Avrupa insanının dinlendirme ve eğlendirme sanayi ülkemizde kurulacaktır. Enternasyonalist sermayenin çok milletli şirketlerinin planlarına göre ekonomi gelişecektir. Türkiye Avrupa’nın parçası olacak, fakat Avrupa’yla eşit olmayacaktır. Bağımsızlığın yerini uyduluk alacaktır.”(2)

2 Avcıoğlu, age, s. 15.

Avcıoğlu’nun bu kahince öngörülerinin neredeyse tamamının bugün bire bir gerçekleştiğini söylemeye bile gerek yok.

Yukarıda belirttiğimiz gibi Avcıoğlu’nun tarihçiliği, tarihe odaklanması, hayatın dışında, soyut bir tarihçilik değildi; aksine hayatın ihtiyaçlarından kaynaklanıyordu. 1960 ve 70’lerin toplumsal, siyasi pratiğinin aynı zamanda bir sonucuydu diyebiliriz. Yani Avcıoğlu, araştırma konularının öncelik-sonralık sıralamasında da, araştırma konusunu ele alırken de Marksist (Tarihsel Materyalist) bir yöntem izlemiştir. Öncelikle somut ve en yakıcı sorun ele alınmıştır. O yıllardaki önemli tartışmalardan biri, ATÜT’çü İdris Küçükömer ve yandaşlarının, -bugün de Halil Berktay, Taner Akçam vb’lerin savunduğu- Kurtuluş Savaşı’nın İngilizlere karşı antiemperyalist bir savaş olmadığı, bir Türk-Yunan savaşı olduğu tezi üzerineydi. Yani sorun, Türkiye’nin son iki yüzyıllık yarı sömürgeleşmesine karşı antiemperyalist ve ulusal bağımsızlık mücadelesi tarihinin niteliklerinin bütün yönleriyle açıklığa kavuşturulmasıydı.

Bu iki yüz yıllık tarihin emperyalizm (karşıdevrim) ve devrim dinamiklerinin gelişim tarihinin yazılması o kadar önemliydi ki, Türkiye devriminin bütün stratejik, siyasi, programatik temelleri, kökleri bu tarihin içinde gömülüydü. Bu nedenle Avcıoğlu “Milli Kurtuluş Devrimi’nin daha yazılmadığı inancındayız” derken çok haklıydı.

Batı merkezci ATÜT’cü tarihçilik ve bilimsel tarihçilik

Avcıoğlu’nun buraya kadar anlatmayı denediğimiz çalışmalarının esasını, devrimci siyasi faaliyetlerini saymazsak, Türklerin tarihinin son iki yüz yıllık yakın tarih kesiti oluşturuyordu. Oysa, gerek Türkiye’nin ve onun içinden doğduğu, bin yıllık tarihe damgasını vuran Selçuklu ve Osmanlının toplumsal-ekonomik, kültürel yapısı, gerekse Selçuklu ve Osmanlı toplumlarının oluşmasında belirleyici rol oynayan Türk kavimlerinin İslam ve İslam öncesi gelişim dinamikleri incelenmeden yakın tarih de sağlam temeller üzerine kurulamazdı. Daha da önemlisi, bugüne kadar Türklerin tarihi üzerine bir çok araştırma, inceleme yapmış ve Batılı tarihçilerin Batı merkezci ırkçı yaklaşımları bütün bu tarih yazımlarına derinlemesine sinmiştir. Örneğin, 1960’ların Osmanlı ve Asya toplumları üzerine tartışmalarda, Batı merkezci tarihçiliğin tipik ifadesi olan Asya Tipi Üretim Tarzı’nı (ATÜT) savunan İdris Küçükömer ve Sencer Divitçioğlu’ların ileri sürdüğü tezlere göre, Doğu toplumları merkezi despotiktir, durağandır. Batı’daki gibi feodalizm yoktur, kapitalizm ve özgür bireyin gelişmesine elverişli değildir. Temel çelişme, merkezi devlet bürokrasisi (kapıkulu) ile çevre (halk) arasındadır. Bugün Kemal Karpat, Şerif Mardin gibi liberal ve gerici tarihçiler, bu tezlerle, AKP iktidara gelişini, çevrenin merkeze (bürokratik seçkinci, vesayetçi sınıfa) karşı “devrimi” olarak selamlıyorlar.

Arnold Toynbee gibi Batı merkezci tarihçiliğin temsilcileri, Avrupa ile Doğu toplumları arasındaki iddia ettikleri “değişmez” farklılığa dayanarak, Doğu toplumlarında, akılcılığın, kapitalizmin ve demokratik devrimlerin imkânsız olduğunu savundular. Bu teze göre Doğu toplumlarının kendi geleneksel kültürleri içinde kalıp, Batının bilim, sanayi ve teknolojisine karşı Doğu’nun, “manevi değerlere dayanan” geleneksel kültür ve tarımı esas alan bir işbölümüne razı olması, “bu kendine özgü kültürüyle övünme” ama zinhar bilimi öğrenmeye kalkmaması gerektiği teorisini işlediler. Günümüzdeki postmodernizmin teorileştirdiği “kültürelcilik”, Huntington’ın Medeniyetler Çatışması olarak kitabını yazdığı “kültürler çatışması” tam da bu değil mi? Oysa, Marks’ın Avrupa’da kapitalizmin ve feodalizmin gelişmesinden bazı biçimsel farklılıkları vurgulamak için kullandığı ve ayrıca incelenmesi gerektiğini belirttiği Asya Tipi Üretim Tarzı diye bir şey yoktu. Bütün farklılık, feodal üretim ilişkilerinde, merkezi feodal devlet otoritesi ile yerel feodal otoriteler (derebeylikler) arasındaki ilişkinin farklılığından kaynaklanıyordu. Bütün bu nedenlerle, Batı merkezci tarihçilik, Avcıoğlu’nun altını çizerek belirttiği gibi “antiemperyalist bir bilinç ve bilimsel yöntemle” mahkum edilmeden Türklerin ve Asya uluslarının gerçek tarihinin yazılması mümkün değildi.  Ve bu tarih, Avcıoğlu’nun vurguladığı ve Atatürk’ün öncülük ettiği gibi antiemperyalist devrimci bir bilinçle yazılabilirdi.

Atatürk’ün tarihçiliği, Osmanlıcı tarihçilik ve Türklerin Tarihi

İşte Avcıoğlu, Batı merkezci tarihçiliğe karşı, aynı zamanda Atatürk’ün de vasiyeti olan bu devrimci görevi üstlenir. Bilindiği gibi Atatürk’ün 1930’larda önderlik ettiği, Türk Tarih Kurumu’un 1932 ve 1937’de iki büyük uluslar arası kongre ile belgelenen Türk Tarih Tezi çalışmalarının amacı da aynıydı: Batılı tarihçilerin Türkleri ikinci sınıf gören ve aşağılayan tezlerinin çürütülmesi.

Bilindiği gibi, Kemalist Devrim, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in ilanından sonra ikinci büyük atılımını 1930’larda gerçekleştirdi. Tarih (Türk Tarih Kurumu), Dil (Türk Dil Kurumu), Bilim (universite reformu), Kültür (Halkevleri) çalışmaları ve Planlı Devletçilik bu atılımın ana momentleridir. Hepsi de birbirini tamamlayan, zorunlu kılan; aydınlanmacı (laik), bilimsel, halkçı ve kamucu nitelikteki bu devrimci paket, özellikle Türk ulusal tarihinin emperyalist yalan ve çarpıtmalardan, Eski Ahit (Tevrat) tarihçiliğinin devamı Osmanlıcı hurafe ve uydurmalardan arındırılarak bilimsel bir temele oturmasının güvencesini oluşturuyordu. Nitekim 1930’larda yayımlanan Türk Tarihinin Anahatları ve ilköğretim ve liselerde okutulan 4 ciltlik Tarih kitabı bu bilimsel-laik ulusal tarih anlayışının ürünü idi.

Ancak 1940’lardan sonra, bir yanıyla Turancılığa, diğer yanıyla Türk-İslam Sentezi’ne dayanan ırkçı ve gerici tarih anlayışlarının egemen hale gelmesiyle 1930’lardaki antiemperyalist bilimsel tarihçilik adım adım tasfiye edilerek yeniden Batı merkezci bir eksene kayıldı. 1970’lere gelindiğinde İbrahim Kafesoğlu’ların temsil ettiği tarihçilik, artık Amerikan güdümlü milliyetçiliğin savunduğu Türk-İslam Sentezci bir çizgiye girmişti. Avcıoğlu Türklerin Tarihi’nin I. Cildinde bu bilim dışı tarihçiliği çok öğretici bir biçimde şöyle özetler:

“1976’da Lise I’de okutulan Kafesoğlu-Deliorman tarihinde Orta Asya’ya verilen pay büyük ölçüde genişletilir. Sümer ve Hititlerin Türk kökenli olmasından vazgeçilir. Tarih, ‘İslamcı’, ‘Türkçü’ görüşle işlenir. ‘Yalnız İslam dini Türklerin çok eski inançlarıyla uygunluk gösterdiği için Türklüğü güçlendiren bir din olmuştur’ denilerek İslam öncesi ve İslam sonrası birbirine bağlanır. (…) Atatürk döneminden farklı olarak kültür ve uygarlık birbirinden ayrılır. (…) Türk düşüncesinin temellerinde ‘beylik gururu’ bulunduğu anlatılır. Eski Türk topluluğunda toprak ve öteki alanlarda özel mülkiyetin var olduğu açıklanır ve özel mülkiyetin kişi hak ve özgürlüklerinin garantisi olduğu özenle vurgulanır. Eski Türklerde güneşin doğduğu yer, ‘sol’ ve kutsal sayıldığı halde, bu ‘sağ kutsaldır’ diye çevrilir.”(3)

3 Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, s. 23-24 (dipnot).

1960 ve 70’lerdeki fikri tartışmaları yaşayanlar, Osmanlı ve Türk tarihi üzerine tezlerin ideolojik ve siyasi oluşumlar üzerinde ne kadar etkili olduğun bilirler. İşte Avcıoğlu’nun yaptığı, tarih üzerindeki gerici gölgeleri, hurafeyi, çarpıtmaları ve cehaleti temizleme girişimiydi.

“Tarihsiz ulus” Türklerin büyük tarihi

Avcıoğlu Türklerin Tarihi’ne girerken Birinci Cildin girişinde, Emperyalist, gerici, Osmanlıcı vb bilimsel olmayan tarih anlayışlarının eleştirel toplu bir bilançosunu çıkarır. Şöyle der orada: “Atatürk’ün uygarlık içinde bir yer arama çabası, Osmanlı ve Batı düşüncesine karşı bir tepkiden kaynaklanır. 18. yüzyıldan sonra dünya egemenliğine yönelen Avrupa için, ‘Dünya Tarihi’, Batı Avrupa tarihi diye anılır. Avrupa ulusları tarihsel uluslardır; ötekiler ‘tarihsiz uluslar’dır. Engels bile bazı yazılarında, Hegel’in etkisiyle, ‘tarihsel uluslar’ın yanı sıra, gerici ve yok olmaya mahkum ‘tarihsiz uluslar’ ile barbar uluslardan söz eder.”(4)

4 Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, Birinci Kitap, Tekin Yayınevi, İstanbul 1999, s. 7-8.

Atatürk’ün Misakı Millici / “Türkiyeci” milliyetçiliği ve Türk kimliğinin siyasi niteliği

Türklerin Tarihi, bugünkü; a) Türk siyasi kimliğini, bu siyasi kimliğin tarihte oynadığı önemli rolü küçümseyen neoliberal tarihçiliğe; b) Milletlerin ve Türk milletinin tarihsel, çağdaş bir olgu olduğunu reddedip, Türklerin tarihin başından beri millet kimliğine sahip olduğunu iddia eden ırkçı-Turancı milliyetçiliğe; ve c) Uluslaşmayı reddeden, İslam ümmetini böldüğünü iddia eden, birliğin ancak İslam kimliği ile mümkün olduğunu savunan şeriatçılara karşı 30 yıl önceden verilmiş en kapsamlı bilimsel cevaptır dersek pek yanılmış olmayız.

Özellikle, Orta Asya’yı anayurt olarak gören Turancı tarih anlayışına karşı, Kemalizmin Anadolu (Türkiye) merkezli milliyetçiliğini özenle vurgular. Türklerin Tarihi, bir bakıma baştan sona, neden 20. yüzyılın başına kadar millet olmadığını, olamadığını kanıtlamaya dayanır. Aynı şey Sovyet coğrafyasındaki, Orta Asya’daki Türk toplulukları için de geçerlidir. “Atatürk’ün tarih savı, Milli Misak sınırları içindeki ‘Türkiye halkı’nın tarihini kurmayı amaçlar. CHP programı vatan kavramını, ‘topraklarının derinliklerinde yapıtlarıyla, bugün üstünde yaşanan siyasal sınırlarla çevrilmiş kutsal yurt’ diye tanımlar. Turancı anlayışta ise vatan, ‘tutsak Türklerin’ yaşadıkları alanları da kapsar. (…) Türk tarih savında, Orta Asya, Türklerin geçmişte yaşadıkları yurttur. (…) Turancı tarih ‘tutsak Türklere’ ağırlık verir. Atatürkçü tarih, bugünkü Türkiye toprakları üzerindeki bütün geçmiş tarihe sahip çıkar; Hitit, İyonya vb uygarlıklarını benimser; Turancı tarih ise, yadsır.”(5)

5 Avcıoğlu, age, s. 29.

Son olarak, Avcıoğlu’nun, Türkiye solu ve milliyetçilik konusunda son derece yetkin, kavratıcı, ikna edici şu değerlendirmesiyle makalemizi noktalayalım:

“Milliyetçiliğe, bugün ona en az layık olanlar sahip çıkmaya çalışıyorlar. İlerici çevrelerde ise milliyetçilik genellikle kuşkuyla karşılanıyor ve biraz ‘demode’ sayılıyor. Oysa toplumsal mücadele ulusal bir çerçeve içinde veriliyor ve belki daha uzun bir süre verilecek. (…) Dünya kapitalist sisteminin zincirlerini kırarak iç pazarı bağımsızlaştırmak ulusal bir görev. Fakat günümüzde bağımsız ve bütünleşmiş bir pazarın kapitalist pazar olma olanağı yok. Bu görev sosyalizmi kuracak toplumsal güçlere düşüyor. Proletarya iç içe geçmiş, daha doğrusu bütünleşmiş ulusal ve toplumsal devrimi, iç ve dış bütün antiemperyalist güçlerle elele, kendi öncülüğünde gerçekleştirme durumunda. İşte özde sosyalist böyle bir milliyetçilik söz konusu. Günümüzde başarılı devrimleri ve en köklü dönüşümleri böyle bir milliyetçilikle sosyalizmi bütünleştiren uluslar gerçekleştirdi. …”(6)

6 Avcıoğlu, age, s. 86-87 (dipnot).

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Doğan Avcıoğlu ve Kökleri Tarihte Devrimci Teori/mehmet ulusoy

0 Yorumlar

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Name*

Website

Comment

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>