Pandora’nın Kutusu 0

3, Aralık 2013

Cansen Delibalta


Pandoranın Kutusu/cansen delibalta           Avrupalının Yeni Dünya Düzenini kurmak için Amerika’ya ilk adımı 1492 yılında atılmıştır. Amerika keşfedildikten sonra Avrupa’dan hızlı bir göç almasında Avrupa’da var olan imparatorluk düzeni, din baskısı, mezhepsel çalkantılar ve fikir özgürlüğünün olmaması yatar; bu durum Amerika’yı Avrupalılar için daha cazip hale getirmiştir. Avrupa’nın baskıcı sisteminden kaçıp gelen aydın kesim ve halk için özgürlük ve bağımsızlık fikri Amerika’nın keşfinde ve kurulmasında temel alınmış önemli iki unsurdur; bu yüzden Amerikalılar bu iki fikri Avrupa’dan bağımsız bir serbest yaşam politikasına dayandırarak ortaya koymuşlardır. Şöyle bir nokta da vardır ki bu iki önemli husus kendi içinde sadece özgürlük ve bağımsızlık fikrini barındırmaz; özellikle Avrupalıların kıtaya gelmesiyle Hristiyan inancı temel alınarak farklı mezhepsel fikirler etrafında sosyolojik ve politik gelişimler göstermişlerdir. Tüm bunlar Evanjelizm, Kalvenizm ve Püritenlik esasına dayandırılarak şekillendirilmiştir. Genel anlamlarıyla kısaca bahsetmek gerekirse; Evanjelizm İsa üzerinde yoğunlaşarak koyu bir Hristiyan olma ve Hristiyanlığı yayma görüşüne sahiptir, Kalvenizm, 16. Yüzyıl’da Jean Calvin’in dini görüşleri sonucunda kurulan bir mezheptir; bu mezhep toplumsal kurumları Hristiyanlığın gelenekçi yapısından ziyade Hristiyanlığın başlangıcındaki temel prensiplere göre düzenlemeyi savunmuştur; böylece dürüstlük ve çalışkan olma ilkeleri en temel özellikler arasında yerini alacaktır. Aynı zamanda lüks, sarhoşluk ve tembelliğe de karşıt bir tutum içerisinde olan mezheptir Kalvenizm. Püritenlik ise 16. ve 17. Yüzyıl İngiltere’sinde kilisenin reformist hareketine karşı çıkarak gelişmiş ve Protestanlık inanç esasları temel alınmıştır. Tüm bu mezhepsel gelişimler Amerikan toplumunu ve yönetim anlayışını şekillendirmiştir.

Özellikle, Doğu Amerika’nın keşfinden sonra, Amerikalılar yeni bölgeler bulmaya da devam etmişlerdir; zaten Batı dediğimiz yani Western Amerika istila edilmişti; fakat batının istilası ile başlayan ve Kızılderili kabilelerle yapılan savaş politikası sonucunda Amerikan yerlileri soykırımla yüzleşmiştir. Sadece soykırımla kalmayan Amerikan rüyası Amerikan yerlileri için kâbusa dönüşmüştür. Sayıları savaş ya da zorunlu göç politikalarıyla iyice azalan Amerikan yerlisi bir de yetimler için düşünülmüş bir politikayla da asimile edilerek sindirilmişlerdir. Tüm bu dini, politik ve sosyolojik olaylar için sorulması gereken asıl soru ise şu olmalıdır: Amerikalıları bu yayılmacı ve sindiren politikaya iten sebep nedir?

Manifest Destiny yani Açık Kader fikri Amerikalıların yayılmacı politikasının temel sebebidir; çünkü yukarda bahsettiğim gibi Amerika’nın batı yakasının keşfedilmesinde Hristiyanlık öğretileri ve mezhepleri güçlü bir etkiye de sahiptir. İstilacılar kendilerinin Dünyanın kurtarıcısı olduklarına ve aynı zamanda Avrupa’nın karanlık, baskıcı yanından ve kötülüklerden Tanrı’nın ışığıyla kurtulabileceklerine inanmışlardır; yani istila politikası din motifleriyle gizlenmiştir.

Amerika için etrafında ya da kendi bünyesinde herhangi bir tehdidin kabul edilemez olması da Amerika’nın ilk yayılmacı politikasına neden olmuştur. Kaliforniya’dan, Teksas’a birçok bölgeyi istila eden Amerika herhangi bir saldırı karşısında bölgelerini de güvenlik çemberinde tutmuşlardır. Bu noktada Avrupa’nın Sömürgeci politikalarına da kafa tutmuşlardır; çünkü 18. Yüzyıl Avrupa’sında İngiltere ve İspanya çok güçlü bir sömürgeci politikaya sahiplerdi; Amerikalılar için bu, hem tehlikeli hem de çift başlılık anlamına geliyordu; çünkü Amerika için bağımsız olmak ve bölgesel hiçbir tehdit unsurunun olmaması çok önemliydi. Bölgesel tehditlerden uzak olan Amerika için yayılmacı politika’nın tıkırında işlemesi de bir dizi gelişmelere neden olmuştur; bunlar: Endüstriyel icatlar, şahsi mülkiyet, bilim ve dış ticaret.

Tüm bu tarihsel olaylar Dinjink’in yazmış olduğu “The march of civilization destiny and doubts” ( Medeniyetlerin şüphe ve kader yürüyüşleri) “The Last Frontier” ( Son Hudut)  isimli makale incelenerek ele alınacaktır. Buna ek olarak Baskın Oran’ın “The goals of American foreign policy in historical”(Tarih’te Amerikan Dış Politikası’nın Hedefleri) kitabı ve son olarak da “The Fog of War” ( Savaş Sisi) isimli belgesele de dayandırılarak Amerikan Dış Politikası’nın ne gibi bir yol izlediği ve nelere etki ettiğini ele alacağım.

İzolasyonizm, yani soyutlanma politikası Amerika’nın bir zamanlar savunduğu ve kullanmış olduğu en güçlü dış politika yöntemlerinden biriydi; çünkü Amerika Birleşik Devletleri ilk kurulduğu andan itibaren hiçbir ülkeyle herhangi bir dert ya da tehdit istemiyordu. Özellikle Avrupa’nın politik bir çalkantıda olması İngiltere’den bağımsızlığını alan Amerika’nın kendini dış politikada kısıtlanma yoluna girmesine neden olmuştur. 19. Yüzyıl’da Avrupa’da bitmek bilmeyen bir savaş ve çalkantı söz konusuydu; bu yüzden Birleşik Devletler için Avrupa eski dünya düzeni olarak görülmekteydi; fakat Yeni Dünya için barış ve özgürlük daha önemliydi. Avrupa’nın bu istikrarsız tutum ve politikası neticesiyle Birleşik Devletler de bir önlem politikası almaya karar verir; bu önlem Monroe Doktrini olarak bilinmektedir. Dinjink’in her iki makalesinde ele aldığı konular da soyutlama politikası ve Monroe Doktrinidir. Amerika kendini Avrupa meselelerinden de ayrı tutmuştur; çünkü Amerikan hükümeti için diğer ülkelerle Serbest Ticaret’e (Free-Commerce) sahip olmak ve kendi iç pazarını genişletmek daha önemli bir konuydu. Bu sayede Amerikan Politikası kendi iç politikasına ve ekonomisine odaklanarak daha da güçlenir.

Bir sonraki dönemde Latin Amerika’nın İspanya’dan ayrılarak bağımsızlığını kazanmasında da Amerika’nın kendi bölgesi haricinde Güney Amerika’yı da kapsayan yayılmacı politikasını görürüz; çünkü Amerika için koloni ve imparatorluk gibi eski sistemler ya işlevsiz veya kendileri için birer tehdit unsuru olarak görülmüştür. Bu sayede Amerika tüm bölgesel tehditleri yok ederek kendini Amerikan bölgesi (National Territory) haline getirir; böylece Latin Amerika’nın İspanya’dan sonraki yeni “Ağabeyi” artık Amerika’dır.

Avrupa’nın değişken güç dengesiyle Amerika’nın politik ve ekonomik gelişmeleri Unipolar yani “Tek Kutuplu” bir dünya düzenin oluşmasına neden olur. Bu yüzden Amerikan Politikası, Monroe Doktrinini ve soyutlama politikasını gözden çıkarmış olur. Birinci Dünya Savaş’ının sonunda Başkan Wilson’ın şu sözü Amerikan Dış Politikasında neyin temel alınması gerektiğini açıkça ifade eder: “ Amerikan Dış Politikası’nın temel öğeleri barış, refah, istikrar, güvenlik, demokrasi ve meşru müdafaa ile çevrelenmelidir.” Wilson Prensipleri olarak tarihe geçen ve I. Dünya Savaşı’nda Avrupa’nın ve diğer milletlerin kalıcı barışı ve demokrasiyi sağlamlaştırmasını öngören bu prensipler aslında II. Dünya Savaşı’nın yine aynı coğrafyada yani Avrupa’da patlak vermesiyle Wilson İlkeleri’nin Avrupa’nın barış Politikası’nda yetersiz olduğunun da kanıtıdır. Wilson’un Prensiplerine daha derin bir yaklaşımda bulunursak aslında Wilson İlkeleri sadece barış ya da demokrasi gibi kavramlar barındırmaz; tüm bu unsurların yanında Wilson Prensibi “Self Determination” yani kendi kaderini kendi tayin etme, Birinci Dünya Savaşından yenik düşen ülkeler için bir Otonom sistemi var eder. Bunun yanı sıra ilkeler Şeffaf Diplomasi(Open Diplomacy), Serbest Ticaret(Open Trade) ve Silahsızlanma (Disarmament) olarak şekillendirilmiştir; bu sayede Yeni Dünya Düzeni ve Tek Kutuplu Güç sistemi (Unipolar) Amerikan Dış Politikası tarafından düzenlenmiştir.

Tüm bu tarihsel gelişimler Amerikan’ın sosyal ve politik noktalarına farklı sonuçlarla etkide bulunmuştur. “The march of civilization destiny and doubts”, “The Last Frontier” isimli makaleler, Amerika’nın Şiddet Tarihinde geçen üç farklı olayı gözler önüne serer. Endüstri Devriminden sonra toplum kırsal kesimden kentsel bir yapıya dönüşmüştür; bu dönüşüm doğrultusunda toplumda yeni oluşumlar meydana gelmiştir; bunlar: işçi sınıfı, işçi hakları ve işçilerin yasal çalışma saatleri gibi bazı istekleri doğurmuştur. Tarihe, Haymarket Olayı diye geçen ve 1 Mayıs 1886 yılında Şikago’da meydana gelen olay; bir grup işçinin çalışma saatleri yönündeki talepleri ve sıkıntıları doğrultusunda gelişmiştir. Haymarket yakınlarında toplanan işçiler polisin müdahalesi ile karşılaşır kalabalığın arasına nerden geldiği bilinmeyen bir bombanın atılması sonucunda polis ve işçilerden bazıları ölür ya da yaralanır. Olayın ardından birçok işçi tutuklanır ve sağlam bir soruşturma bile yürütülmeden asılırlar. Bunlardan Louis Lingg tutuklanarak asılma cezasına çarptırılır fakat infazından bir gün önce intihar eder; bir diğer Afro-Amerikalı işçi bir kadın olan Lucy Parsons, Şikago’daki işçi ayaklanmalarında işçileri şiddetsiz akılcı bir eylem planıyla yönlendirmiştir; bu durum onun polis tarafından fişlenmesine ve işinden çıkarılmasına neden olmuştur. Haymarket Olayı şunu gösterir ki ırkçı bir yaklaşım içinde olan Amerikan toplumunun aynı zamanda işçi hakları için Şikago’da omuz omuza mücadele etmeleridir. Siyah, beyaz, batılı ya da doğulu olmak hak mücadeleleri için önemsenmemiştir; fakat dönemin Amerikan Hükümeti içinse Haymarket Olayı ve işçilerin ayaklanması Sosyalizm korkusu olarak algılanmıştır ve dahası sosyalizm korkusu İkinci Dünya Savaş’ından sonra Kızıl Korku’ya (Red Scare) dönüşmüştür.

Amerikan toplumunu derinden sarsan bir diğer olaysa Oklahoma Saldırısıdır. 19 Nisan 1995 yılında eski bir yedek subay olan ve Birinci Körfez Savaşında da görev almış Timothy McVeigh, Murrah Binasına bir bomba bırakır. Saldırı sonucunda 168 kişi hayatına kaybeder ve yüzlerce insan da yaralanır. Aslında bu olayın altını biraz daha kazıdığımızda altından çok daha başka bir olay çıkmaktadır. Oklahoma Saldırısıyla Teksas’ta Waco Katliamı olarak bilinen olay zinciriyle Timothy, aslında Amerikan toplumunu ve devlet politikasını yansıtmıştır; daha önce de bahsettiğim gibi Amerikan toplum yapısı ve devlet sistemi güçlü bir din anlayışına sahiptir. Amerikan toplumunun kendini Tanrı kudretiyle “Seçilmiş” bir halk olarak görmesiyle Yeni Dünya Düzeninin kurucuları olarak da addetmişlerdir. Teksas’ta meydana gelen Waco Katliamında da bu derin Hristiyanlık mezheplerinin izleri görülmektedir; çünkü 1993 yılında Waco kasabasında yeni bir mezhebin taraftarları ve polis arasında çıkan ve 51 gün süren silahlı çatışmada aralarında çocuk ve hamile kadınların da olduğu toplamda yetmiş altı kişi hayatını kaybetmiştir. Tarikat liderinin yasal olmayan yollarla silah elde etmesi, polisin baskını ve baskın yöntemi tartışma konusu olmuştur; yetkililerin Hipokrat yaklaşımları da Haymarket Olayının üzerinden yüz yedi sene geçmesine rağmen Amerikan politikasında çıkar ve kendini haklı gösteren durumunun aslında pek de değişmediğini göstermiştir. Netice itibariyle devletin pembe yalanları süre gelmiştir; tüm bu olaylar karşısında sadece Timothy mi devletin pembe yalanlarını inanmamıştır; yoksa onun için devlet güvenirliliğini yitirmiş midir? Haymarket, Waco Katliamı ve Oklahoma Saldırı insanlık için bir trajedidir. Özgürlük ve yaşama hakkı Amerikan toplumu ve politikası için önemli kavramlardır; lakin bu olaylardaki toplumsal ve siyasi tetikleyici unsurları da göz önünde bulundurursak aslında devletin kendi insanlarını koruma yükümlüğünde nasıl da başarısız olduğunu da görmüş oluruz. (Devletlerin çoğunda güvenlik politikaları yetersizdir.) Bunlara ek olarak, “Adalet” kavramı da yara almıştır. Tıpkı Haymarket Olayındaki gibi Oklahoma bombacısı da yargılanıp idam cezasına çarptırılmıştır ve G. W. Bush için “İyilik kötülüğün üstesinden gelmiştir.” Peki, gerçekten de iyilik kötülüğün üstesinden gelmiş midir?  G. W. Bush şunu unutmuştur: Devletin korku unsurları ve gerçeği saklayan ikiyüzlü tavrı özgürlük, adalet ve insan haklarına zarar vermiştir; böylece devlet bilerek ya da bilmeyerek, Oklahoma Bombacısını suç makinesine dönüştürmüştür.

Tüm bunların yanı sıra, İkinci Dünya Savaşının ardından güç dengeleri değişmiştir; çünkü Marksist-Leninist fikirler Amerikan Politikasına tamimiyle ters düşmektedir. Özellikle Sosyalist Sistemin barındırmış olduğu ekonomik değerler Kapitalist sistemin kendisiyle tamamen ters noktalarda olmuştur. Bu sebeple, II. Dünya Savaş’ı boyunca Amerika, ekonomik ve siyasi fırsatları iyi değerlendirmiştir; çünkü II. Dünya Savaş’ı Amerika’nın ekonomik açıdan gelişmesine yarar sağlamıştır. Güçlü bir iş gücü sayesinde silah sanayi gelişmiştir. Amerika, İkinci Dünya Savaş’ında İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya gibi yorgun değildi; bu sebeple, Amerika savaştan kazançlı çıkmıştır. Bu sayede Amerika için Soyutlanma Politikası ( Isolationizm), Monroe Doktrini ve sadece sınırlarını koruma fikirleri geçerliliğini yitirmiştir. Bu yüzden, Amerika’yı sadece Rusya’yla sınırlı olmayan; sınırları, Avrupa, Asya, Uzakdoğu, Latin Amerika ve hatta Küba’ya kadar genişleyebilen bir Kızıl Korku sarmıştır; hal böyle olunca Amerika, Sovyetler Birliği’ne karşı bir dizi önlem politikasına girişmiştir. Bu önlem politikası; Truman Doktrini ve Ferdiyetçilik (Individualism) olarak ele alınır. Truman Doktrini şu özeliğiyle Monroe Doktrininden ayrılır: Monroe Doktrininde var olan her devlet kendi geleceğini kendisi tayin eder fikriyle aslında Amerika bir nebze müdahaleci olmayan bir dış politika çizgisi oluşturmuştur. Sovyetler Birliğinin coğrafi ve ekonomik açıdan güçlü bir konuma gelmesiyle başkan Henry Truman kendi adıyla alınan Truman Doktrinini ileri sürmüştür. Bazı ülkelere yardım politikasını da içeren bu doktrinle Sovyetlerin yayılması engellenmeye çalışılır. Bu duruma en iyi örnek iki ülke Türkiye ve Yunanistandır; çünkü Amerika Marşal Yardımıyla Türkiye ve Yunanistan’ın iplerini kendine bağlamıştır. Böylece Sovyetlerin genişleme politikasına karşılık, Amerika’nın da Çevreleme Politikası ( Containment) uygulanmıştır. Tüm bunların yanı sıra; Amerika kendini sadece bu politikayla sınırlandırmaz; aynı zamanda Avrupa Biriliği, NATO ve Birleşmiş Milletler gibi yeni oluşumlara zemin hazırlayarak Sovyetleri siyasi açıdan kuşatmaya çalışmıştır.

İkinci Dünya Savaş’ının ardından dünya düzeni Amerika ve Sovyet merkezli bir güç dengesine dönüşmüştür. Amerika’nın Rusya ile yüz yüze bir savaştan ziyade psikolojik bir savaş formuna bürünmesi dönemi soğuk savaş olarak adlandırmıştır. Tüm bu dönemde sadece politik çekişmeler değil aynı zamanda Amerikan film endüstrisinden birçok yazara kadar çeşitli sanatsal ve kültürel etkinlikler de dönemin propaganda silahlarına dönüşmüştür. O dönemde çekilmiş Amerikan Komünist propagandasıyla çekilen filmler: “I Married a Communist” Amerikan Kara Film tarzıyla 1949 yılında Robert Stevenson tarafından çekilen filmde ani bir evlilik kararıyla evlendiği adamın Komünist Parti eski üyesi olmasıyla süre gelen olayları anlatır. “Pickup on South Street”  komünist karşıtı olan Samuel Fuller tarafından 1953 yılında çekilmiştir. Filmde, metro hırsızının çalmış olduğu çantada gizli bilgilerin olmasını öğrenmesi ve bu bilgileri vatansever duygulardan tamamen uzak bir şekilde komünistlere satmak istemesi anlatılır. Böylelikle, Amerikan toplumunda film endüstrisi kullanılarak komünizm dinsiz, vatan haini ve şeytan işi olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Aynı zamanda ortaya çıkan McCartizm olgusuyla toplumda bir gammaz ve fişleme politikasına gidilerek komünizme karşı sosyolojik önlemler alınmıştır.

Sovyet Rusya’nın Kafkaslar, Asya ve Doğu Avrupa’ya kadar ilerlemesiyle, Amerika için Tek Kutuplu dünya düzeni geçerliliğini yitirmiş olur, böylece yeni çift kutuplu güç dengesi Vietnam Savaş’ı ve Nükleer Silah Programını ortaya çıkarır. Bu durum, Kara Ütopya roman tarzının en iyi örneklerinden sayılan İngiliz asıllı bilim-kurgu yazarı H. G. Wells’in “Dünyalar Savaş’ı” isimli romanı için biçilmiş kaftandır. Romanda dünya’nın bir uzaylı istilasına uğrayıp, insanlığın ileri teknoloji silahlarla nasıl yok edildiğini ve ışın silahlarının dünya’ya nasıl bir zarar bıraktığını etkileyici bir şekilde anlatır. H. G. Wells’in kitabı 19. Yüzyılda yazılmış olmasına rağmen, eserin günümüz dünyasının en tehlikeli sorunlarından Nükleer silah teknolojisini görmüş olması da ilginç bir noktadır.

Bir diğer önemli nokta ise Küba Krizi’dir. Amerika’nın 8. Savunma Bakanı Robert Mcnamara için Rusya ile savaş şu sözlerle açıklık kazanır: “Küba Krizi’nde dünya nükleer savaş’a çok yaklaşmıştı. “Savaş Sisi” isimli belgesel Robert Mcnamara’nın Küba ve Vietnam Savaş’ında verilmiş kararları ve bu kararların sonuçlarını gözler önüne serer. 1962 yılında Küba’nın Sovyetlerden almış olduğu nükleer savaş başlıklarını öğrenen j. F. Kennedy ve Robert Mcnamara siyasi bir trafik sonucunda Rusya ile nükleer savaşın eşiğinden dönmüşlerdir; her ne kadar kriz diplomasi yoluyla çözülmüş olsa da, siyasiler nükleer silah kullanımı konusunda daha derin düşünmeye başlamışlardır. 1968 yılında Amerika’nın imzaladığı Nükleer Silahsızlanma Anlaşmasıyla Rusya ve Çin gibi Nükleer güce sahip ülkelerin kontrolünü sağlamak isteyen Amerika, gelecekte de Kuzey Kore ve İran’ı da bu kontrolünde tutmak ister.

Son olarak ele alınacak husus Vietnam Savaş’ıdır. Birçok insan ve politikacı için Vietnam tam anlamıyla politik ve askeri bir bataktır. Bu fikirde olan siyasilerden biri olan Robert Mcnamara Vietnam’ı siyasi ve askeri bir hata olarak görür. J. F. Kennedy gibi Robert Mcnamara da Vietnam’da askeri bir çekilmeden yanaydılar; fakat Kennedy’nin suikaste uğramasıyla yerine geçen başkan Lyndon B. Johnson ile Vietnam daha sert bir politikaya dönüşür; çünkü Mcnamara ve Johnson Vietnam konusunda hem fikir değillerdir. Komünizm’in Uzakdoğu Asya’da bir domino etkisi yaratmasından korkan Amerika yumuşak bir politikayı reddeder; böylece Sovyet ve Komünist Çin yönetimini Hindiçin, Kamboçya ve Vietnam gibi kritik bölgelerden uzak tutmaya çalışır. Bu yüzden Amerika için Vietnam dönüşü olmayan bir yol haline gelir. Uzun süren Vietnam Savaş’ı Amerikan toplumunu da usandırmış bir hale getirir. Askerlerin çoğunun yaralı, ölü ve ya da psikolojik sorunlarla evlerine dönmeleri toplumda ve askerlerde Vietnam Sendromuna neden olur; çünkü yaralı olarak ülkesine dönen askerler sadece gözlerini, kollarını ya da bacaklarını kaybetmemiştir; onlar savaş yüzünden ruhlarını da yitirmişlerdir ve birçoğu psikolojik sorunlarla başa çıkmak zorunda kalır. Born on Fourth of July (1989), Deer Hunter(1978), Coming Home(1978), Full Metal Jacket(1987), Hair(1979), Platoon(1986), Casualties of War(1989) ve Heaven & Earth(1993) yapımı tüm bu filmler Vietnam’ın içler acısı halini her iki ülke vatandaşlarının gözlerinden anlatabilmiş başarılı filmlerdir. Tüm bunların sonucunda Amerika’nın ve insanlığın elinde tek kalan sadece binlerce yaralı, ölü, kayıp Vietnamlı ve Amerikalıdan başkası değildir. Tüm bunların yanı sıra, Robert Mcnamara Vietnam Savaş’ını sadece eleştirmekle kalmaz, aynı zamanda askeri ve politik açıdan alınmış yanlış karaları ahlaki olarak da ele alır. II. Dünya Savaş’ından kullanılan atom bombasından binlerce kat daha öldürücü Portakal Gazı’nın Vietnam’da kullanılması ya da Dresden Bombardımanı’nın ahlaki yani var mıydı? Tabii ki bu soru için açık bir cevap ne Macnamara ne de diğer siyasiler için mevcuttur.

Amerika’nın değişen başkanlarıyla dış politikası da değişir. Nixon ve Kissinger’ın Vietnam politikalarıysa askeri bir başarının açık bir şekilde elde edilmeyeceğinin anlaşılması üzerine daha farklı bir stratejini kullanılmasına neden olur. Onlar için, eski bir İngiliz stratejisini kullanmışlar dememiz de uygun olabilir; çünkü Nixon ve Kissinger “Böl, parçala ve yut” taktiğini Sovyet Rusya üzerinde özellikle 70’li yıllardan sonra hızlandırmışlardır; böylece, tekparçalı Sovyet Rusya’nın küçülmesi kaçınılmaz olmuştur. Ayrıca, bu yolla Amerikan Dış Politikası da bölgesel güç dengesini de sağlamış olur; Çin’le ekonomik ve nükleer anlaşmalar buna iyi bir örnektir. Bölgesel stratejiye sahip ülkelerin ekonomik zayıflıklarından faydalanarak, gelişmemiş ya da Üçüncü dünya ülkesi sayılabilecek ülkelere ekonomik yardım politikasıyla Sovyet Rusya’dan uzaklaşmaları sağlanmıştır. Böylece, Kissinger’in dengeler politikası (equilibrium policy) ile uluslar arası politikada yumuşama dönemi başlamış olur.

Sonuç olarak, insanlık tarihinde savaş her zaman var olmuştur ve insanlık kendi içinde bulundurduğu ikili zıtlıklarla hep bir çekişme içinde olmuştur; iyilik ve kötülük gibi. İnsanın bu ikilemi siyasiler ve ülkelerin yönetim politikalarıyla da ilişkilendirilebilir. Bazı ülkelerin yönetim şekli Kommensalizm gibi bir etkiye sahipken kimileri içinse Mutualist bir yapı görülebilir. Asıl soru topluma ve uluslararası güvenliği göre sorulmalıdır; yani gerçekte dünya güvenliğini sağlayan kimdir, ya da Pandora’nın Kutusu gibi üzerimizde var olan bir başka dünya savaşı yakın mıdır ve kutudaki tüm kötülük ve iyilikleri serbest bırakacak olan kimdir?

Cansen Delibalta

Pandoranın Kutusu/cansen delibalta

0 Yorumlar

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Name*

Website

Comment

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>