Sol Cephe mi, Ulusal Cephe mi? 0

24, Şubat 2014

Mehmet Ulusoy


Sol Cephe mi, Ulusal Cephe mi?/mehmet ulusoy Önümüzdeki seçimlerinde, AKP’nin mafya-tarikat diktatörlüğüne karşı, Cumhuriyetçi, yurtsever/ulusal güçlerin birliği sorunu önemli bir tartışma konusudur. Halkın/milletin ancak en geniş muhalefetinin kucaklanmasıyla mümkün olabilecek bu tarihi görevi başarmanın acaba büyülü bir formülü var mıdır? Hangi akılcı, matematiksel denklemle, hangi bilinç ve yaklaşımla bu birlik ve hedeflenen siyasi amaç gerçekleştirilebilir? Özellikle sosyalist solun, bölünme silsileleriyle dolu 40 yıllık makus talihini, kötü kaderini tersine çevirecek, değiştirecek bir yönelime ne kadar büyük bir ihtiyaç var oysa.

Türkiye solunun, antiemperyalist devrimci güçlerin programatik birliğinin de yolunu açacak olan bu seçim ittifakı ile ilgili üstünde durulmaya, tartışılmaya değer iki öneri, iki denklem var: Sol Cephe ve Ulusal Cephe.

Kimler hangi cepheyi savunuyor? CHP içinde Rıza Türmen’in “Demokratik Sol Cephe”(1) formülüyle sözcülüğünü yaptığı Amerikancı-AB’ci liberal kesim, ÖDP, TKP ve Taksim Dayanışması’nda yer alan bazı sol gruplar, “Sol Güçbirliği” ya da “Sol Cephe” siyasetini savunuyor. Kuşkusuz bu “Sol Cephe” siyasetinin en hararetli savunucuları BDP/HDP’lilerdir. Çünkü, özellikle AKP ile işbirliği gereği karşı olduğu ve provokatif bir rol oynadığı Taksim Haziran Ayaklanmasından sonra etnik bölücülük, Türkiye solundan kopmasını ve yalnızlaşmasını ancak bu şekilde önleyebilirdi. Ulusal Güçbirliği siyasetini ise, başta İşçi Partisi, Milli Merkez bileşenler; ADD, TGB, CHP ve MHP’nin ulusalcı-Atatürkçü kanatları savunmaktadır.

Solcu/ilerici ya da sosyalist olmak, ulusalcı/milliyetçi olmakla çatışır mı, yoksa aksine ulusalcılık solculuğun –ve solculuk ulusalcılığın- temel bir koşulu mudur? Ya da başka bir deyişle, ne olursa olsun AKP’yi devirmek, bütün siyasi görevlerin en başında gelen yakıcı temel bir sorunsa, bunun için gerekli sayısal güç, Sol Güçbirliği –veya Sol Cephe- siyasetiyle mi yaratılabilir, Ulusal/Milli Güçbirliği –veya Ulusal Cephe- siyasetiyle mi? Amacımız bağcıyı dövmek değil de üzüm yemekse, sonuç alıcı denkleme odaklanmak zorundayız.

Sol Cephe ve Ulusal Cephe arasındaki temel fark                                                

Sol Cephe önerisinin esasını, BDP-PKK’yı “Sol” olarak görmek ve kaçınılmaz olarak onunla şu veya bu düzeyde bir ittifakı savunmak oluşturmaktadır. Böylece, özellikle sağ ya da muhafazakar milliyetçi kitle dışlanarak, milletin bağımsızlığı ve bütünlüğünden yana güçlerin birliği baltalanmaktadır; hatta bu, bölünmenin derinleşmesine hizmet etmektedir. Dahası, sağ milliyetçilerle ittifak, nicel olarak AKP’yi devirecek bir kuvvet yaratmanın olmazsa olmaz koşuludur. Sol Cephe siyaseti ise, en fazla yüzde 35’lere çıkabilen sol seçmenle kendini sınırlayarak iktidar olma iddiasından peşinen vazgeçmektedir; başka bir deyişle yenilgi baştan kabul edilmektedir.

Öte yandan, BDP ile, kapalı veya açık, işbirliği yapıldığı ve nesnel olarak ABD’nin Türkiye’yi bölme planına hizmet edildiği için, bu durumda CHP’nin Atatürkçü Altı Ok programı üzerinden kendini sol olarak tanımlayan çok önemli bir ulusalcı/milliyetçi kitle de oyunu, Sol Cephe’ye değil muhtemelen MHP’ye verecektir. Çünkü bu büyük Atatürkçü kitle üniter devleti savunma ve bölücülüğe karşı olma noktasında son derece duyarlıdır; oy verme tercihlerini büyük ölçüde bu duyarlılık belirlemektedir. Mustafa Sarıgül ve ekibinin el altından yürüttüğü ve basına yansıyan BDP ile ittifak, sayısal olarak bir yenilgi siyaseti olması yanında, tamamen ABD planlarının “sol” maskeli bir uygulaması olur.

Ulusal Güçbirliği/Cephe önerisi, AKP’ye ve bölücülüğe karşı olan, Cumhuriyet’in değiştirilemez ilkelerine sahip çıkan Sağ-Sol ayrımı yapmadan herkesi kucaklayan bir öneridir. Gerekçesi çok açıktır, tartışmasızdır; ABD güdümlü AKP karşıdevrimiyle Cumhuriyetin yıkılmış olmasıdır. Bu, tarihi önemde en üst düzeyde uyarıcı ve bir anlamda emredicidir. Cumhuriyetimiz, ulusal bağımsızlığımız, ulusal bütünlüğümüz parçalanma, yok edilme tehdidi altındadır. Bu olağanüstü tarihsel sorumluluk bağlamında MHP’li sağ milliyetçi kitleyi içine alıp BDP-PKK’yı dışta tutan, dolayısıyla ABD stratejisini karşısına alan, bir denklemdir.

Atatürk’ü gerici, PKK’yı ilerici gören solculuk!..

PKK ile ortak cephe kurarak, ABD planlarında figüran olmayı kabul eden bir siyaset gerçekten ne kadar soldur? BDP ile işbirliğini “Sol Cephe” ya da “Demokratik sol cephe” olarak pazarlayan CHP merkezindeki Amerikancı-Sorosçu kesimin sol olma, halkçı, devrimci olma diye bir kaygılarının olmadığı açık değil mi?..

Küresel Karşıdevrimin en büyük operasyonlarından biriyle; içi boşaltılmış, ciddi bir anlam ve değer kaymasına ve kirlenmesine uğratılmış, Kemalizm’le sorunlu, aydınlanma karşıtlığından etnik bölücülüğe, mandacılıktan Sevrciliğe kadar uzanan, bir “sol” ile karşı karşıyayız… Bu tablo içinde, TKP gibi bazı sosyalist sol çevreler istediği kadar söylemde PKK/BDP’ye mesafeli dursun, nesnel siyasi düzlemde, ulusalcılığı dışlayan, yani ulusal bağımsızlığın ve ulusun bütünlüğünün her şeyin üstünde belirleyici önemini görmezden gelen, gene de PKK/BDP’yi sol’da görerek birçok yönüyle kirlenmiş ve sahteleşmiş “solcu” gösterilere itibar eden bir “Sol Cephe” ile, bölücülüğe ve emperyalizme dolaylı da olsa hizmet edilmiş olmuyor mu? Diğer bir deyişle, bütün siyaset ve stratejileriyle, ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden düzenleme ve Türkiye’yi bölme planlarında “rol alan”, “enstrüman” (alet) olmayı kabul eden, Lozan’ın değil Sevr’in, Kürt yoksul köylüsünün değil Şeyh Sait’lerin mirasçısı BDP (PKK), emperyalist haydutluğa piyonluk ederek, sol olabilir mi?

Türkiye solunun tarihsel köklerinden ve devrimci ekseninden koparak küreselci projelerle devşirilen liberal sol ve neosol çevreler, 1990’lardan sonraki yeni olgular karşısında, sol kavramının içeriği ve tanımı konusunda büyük bir düşünsel kırılma, savrulma ve etik kriz yaşadı. Çünkü, 1990’larda gerçekleşen dünya çapındaki derin, köklü stratejik değişiklik, ideolojik, kültürel altüst oluş nedeniyle, toplumsal gelişmelerin, 90 öncesi dönemin bakış açışı ve ölçütleriyle, ilerici-gerici, sol-sağ kalıplarıyla açıklanması, değerlendirilmesi mümkün değildi. Düşünce ile gerçeklik arasındaki bu çelişki, bağdaşmazlık, sol’u, hayatın, toplumsal pratiğin kenarına attı.

Türkiye gerçekliğinden bu kopuşun düşünsel ve siyasi sonuçlarını, bugün, “demokrasi”, “çoğulculuk”, “anti otoriterlik”, “darbe karşıtlığı” vb söylemleri altında emperyalist/küreselci stratejilerin hizmetinde olarak hâlâ görmekteyiz, yaşamaktayız. Küreselci-postmodern ideolojinin uzantısı olan bu mantıkla; dünyanın en büyük antiemperyalisti, en büyük devrimcisi Atatürk, aydınlanmacı, otoriter ve totaliter, üniter devletçi olduğu, ABD ve AB’nin “demokrasi” standartlarına uymadığı için sağcı, ırkçı, faşist oluyor. PKK ise, etnik özgürlükçü, çokkültürcü, çoğulcu olduğu, ortaçağ güçleriyle ittifak yaptığı, ABD ve AB’nin standartlarına uyduğu, Lozan’a karşı çıkıp Sevr’i savunduğu için solcu olabiliyor.

İştirakçi Hilmi’den AB’ciliğe Tanzimatçı sol

Emperyalizm güdümlü solculuğun kuşkusuz tarihimizde derin kökleri var. Türk aydınının genlerindeki Tanzimatçılık, çoğu kez en keskin “sol”, “komünist” söylemlerle gizlenmiş Batı merkezli düşünce ve davranışların sık sık zuhur etmesine hâlâ güçlü bir zemin oluşturmaktadır. Böylece antiemperyalist, ulusal bağımsızlıkçı bilinç dumura uğratılıp köreltilebilmektedir.

Yüzyılın başında emperyalizm güdümlü solculuk, İştirakçi Hilmi sosyalizmi biçiminde ortaya çıkmıştı. İştirakçi Hilmi’nin 1919’da kurduğu Türkiye Sosyalist Fırkası’nın programı, genel hatlarıyla sosyalizmi, enternasyonalizmi savunmaktadır. Ama, İştirakçi Hilmi, o yıllarda emperyalizme karşı kanla ateşle verilen bir istiklal savaşına karşı çıkmaktadır. İştirakçi Hilmi bununla da yetinmemekte, İngiliz İşgal Kuvvetleri’nden, yani işgalci emperyalist güçlerden para da almaktadır.(2).

Emperyalizm güdümlü solculuk dalgasının yükseldiği ikinci dönem, 1945 sonrasıdır. Bilindiği gibi, bu yıllarda, savaşın getirdiği sıkıntıların bütün sorumluluklarının yüklendiği İnönü’nün tek parti iktidarına karşı büyük bir tepki vardır. Ve çoğulcu liberal demokrasinin kâbesi haline gelen ABD’ye hayranlık, Amerikancılık doruk noktasındadır. Sol düşüncenin önemli merkezlerinden Zekeriya/Sabiha Sertellerin Tan gazetesi, Amerikancı rüzgarı ilerici aydınlara taşıyan başlıca yayın organlarından biridir. Bugün olduğu gibi o gün de, baskıya ve tek parti otoriterliğine karşı tepki bir kısım solun, ABD merkezli “demokrasi” tuzağına düşmesine neden olmuştur.

Zekeriya Sertel’in 1945’te Tan’da çıka şu makalesi bugünkü liberal solun söylemleri ile neredeyse aynı: “(…) Yabancı düşmanlığını bir hastalık haline getirmiş birçok kimseler nazarında haricin hakkımızda vereceği hükmün ehemmiyeti yoktur. (…) Bu gibiler Amerikalıların hakkımızda ne düşündüğüne ehemmiyet vermeyebilirler. (…) [Fakat] Türkiye her hareketinin dışarıda nasıl karşılanacağını göz önünde bulundurmaya mecburdur.” Sertel devam eden yazılarında Amerikancı demokratlığını ya da solculuğunu çok daha açık ifade ediyor: “Türkiye’nin bu kalkınma programında uzanacak en samimi yardım eli, Amerika’dan gelebilir. (…) Böyle bir memleketin Türkiye’ye yardım elini uzatması, bulunmaz bir nimettir. Amerika’nın başka milletlere yardım siyaseti, şimdiye kadar bildiğimiz emperyalizm siyasetine dayanmaz.”(3)

Emperyalizm ayarlı solculuğun üçüncü ve son biçimi ise, bugünkü yaşadığımız küreselci, liberal demokrasici, etnik özgürlükçü solculuktur. Ülkemizde Cumhuriyete ve sosyalist harekete karşı Küresel Karşıdevrimin yıkıcı, tahrip edici boyutuyla orantılı olarak emperyalizm solu da güç ve etkinlik kazanmıştır; döneklik ve ihanetin düzeyi de o ölçü yüksek olmuştur.

Ulusal mücadele sınıf mücadelesinin ön cephesidir

Ulusalcılığın sınıfsal olmadığı gibi hurafelerle, ezberlenmiş itirazlarla karşılaşıyoruz. Oysa vatanın bağımsızlığını ve milletin bütünlüğünü savunmak, tam da, etnik ve dinsel parçalanmayla, emekçi sınıfların birliğinin de ortadan kalkması demek olan milletin parçalanmasına karşı çıkmak ve sınıfın birliğini savunmak değil mi? Herhalde biraz aklı-mantığı olan her devrimci için en başta gelen toplumsal-sınıfsal mücadele görevidir bu. Bugün yakıcı bir önem taşıyan işçi ve emekçi sınıfların birliğinin yolu nereden geçiyor? Bu yol, hiç kuşkusuz, komşumuz Irak ve Suriye’de yaşandığı gibi, Türk milletini, emekçileri etnik, dinsel, cemaatsal çatışmalar yaratarak boğmaya çalışan BOP’un patronu ABD ve AB emperyalistlerine karşı direnmekten geçiyor. Demek ki, nereden bakarsak bakalım, bugün sınıf mücadelesinin ön cephesi ulusal bağımsızlık mücadelesidir ve bu sınıf mücadelesinin en üst biçimidir.

Ayrıca ulusalcılığı yok sayarak, yani ulusun birliğinin tehlikede olduğunu önemsemeyerek, sorumluluğu sadece yurtseverlikle sınırlayıp geçiştiremeyiz. Çünkü, vatanı savunmak, ulus kimliğindeki halkın birliğinden, bütünlüğünden, sımsıkı kenetlenmesinden geçer; tersi dünya tarihinde görülmemiştir. Çağdaş anlamda bağımsız bir vatan, ulusal bilinç, ulusal kültür, ulusal devletle ancak mümkündür. Özetle, bütün bunlar olmadan solcu da olunmaz devrimci de.

Mehmet Ulusoy

Dipnotlar

1 Milliyet, 17 Ağustos 2013.

2 Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar-1 (1908-1925), 2. Baskı, BDS Yayınları, İstanbul, 2000, s. 39, 63.

3 Zekeriya Sertel, “İstikrar başka durgunluk başka şeydir”, Tan, 15 Eylül 1945’ten aktaran Çetin Yetkin, Karşıdevrim (1945-1950), Otopsi Yayınları, 1. Basım, İstanbul 2002, s. 343-344.

Sol Cephe mi, Ulusal Cephe mi?/mehmet ulusoy

0 Yorumlar

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Name*

Website

Comment

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>